| |
|
| |

22/5/2008

Yıllar yılı aradığım sen, Yıllar yılı beklediğim sen, Söyle bana, hayal misin gerçek misin sen? Benim için gökten inmiş bir meleksin sen.
Çok şükür tanrıma seni buldum ya Çok şükür tanrıma benim oldun ya Sonunda gerçeğe döndü bu rüya Benim için dünyalara değersin sen Yaşadığım tüm aşklara bedelsin sen
Tutturmuş deli gönlüm İlle de sen, ille de sen, ille de sen
Anlatılmaz duygulardayım Pembe pembe rüyalardayım Bundan sonra sen neredeysen ben oradayım Benim için gökten inmiş bir meleksin sen
Tutturmuş deli gönlüm İlle de sen, ille de sen, ille de sen
21/5/2008

Bir dumansız ateş düşer annenin yüreğine,
Hangi yürek dayanır, acının böylesine.
Öyle bir ateş ki, mümkün değil tarifi,
Güneşi soksalar içine, serinletir yüreğini .
Ağlamaktan kurumuş, yorgun düşen gözleri
Her nefesi körüklüyor bağrındaki közleri.
Yeniden vurdu yürekten babanneyi ,
Yeni yeni dillenen torununun sözleri
“Babane, baba neyde?” demez mi tek torun,
Ey kahpe düşman gelin beni de vurun.
Yığılmış tüm dünyanın kasveti üzerine,
Haykırır acısını, aklı yapma desede.
Buna acı denemez, bu acıdan çok öte,
Yakıp kavuruyor sessizce, içten içe.
Tek tesellisi annenin su serpiyor yüreğine,
Kucak açmış bekliyor, annesini cennette.
Ağlama sen anam hepimiz evladınız,
Şerefle yazılacak tarihlere adınız.
Gelin bacım gitti diyor evim, barkım, direğim,
Sen döktükçe dolu gibi, yanar benim yüreğim.
Babanın evlat acısı, kurutmuş dudağını,
Geldin nihayet memedim, keseceğim adağını
Okunuyor babanın gururu gözlerinden
İçindeki yangınla haykırıyor derinden
İşte diğer iki evladım da burdadır,
Vatana bir değil bin memedim fedadır.
Rabbim bizlerden şehitler edinmek ister,
Her vatan evladı asker, şehit adayı her nefer.
Şehitlerin muradı kaldı mı ki mahşere?
Daha ne istesin, yoldaş olmuş peygambere.
Kahramanım vatan için, Allah için vuruştu,
Muradı buymuş demek, şimdi ona kavuştu.
Daha çok yazılacak bu ağıtlar, destanlar,
Yitmedikçe bu vatan, susmadıkça ezanlar.
İbret olsun düşmanıma şehidimin sözleri,
Vatanıma göz dikenin oyulacak gözleri.
Bütün cihan birleşip düşman olsa karşıma,
Yine kurban olurum vatanımın tek taşına.
Tüttükçe son baca, çıkmadıkça son can,
Ebediyen bu milletin bu topraklar, bu vatan.
Yarab! İzin ver bana, ben senin yolundayım,
Yine gönder vatanıma, yine şehit olayım.
21.05.2008 C.T.
20/5/2008

SARAYNURNU'NDA
Sensizim sahilde, Sarayburnunda,
Yağmurun suladığı kaldırımlarda.
Soğuk damlaları ısınıyor yağmurun,
Yanağımdan süzülen göz yaşlarımda.
Hiç kolay değilmiş ayrılığın acısı ,
Daha da artıyor düşündükçe sancısı,
Oltaya takılmış balık gibiyim,
Saplanmış göğsüme aşkın kancası.
Aşık gibi, sevmiş gibi bakıyorsun,
Bir sözünle dünyaları yıkıyorsun
Alevler yaklaştıkça yakar insanı,
Ama sen uzaklaştıkça yakıyorsun.
Bana en son bakışın saklı, hala,
Marmaranın kurşuni ufuklarında,
Arkamdan halime gülüşün gizli ,
Martıların tiz çığlıklarında.
Güllere baktım yağmurla ıslanan,
Korlara benziyor sessizce yanan.
Biliyorum, dudakların onlar işte
"Git artık" deyipte yüzüme kapanan.
Derdim bana yetmiyor gibi,
Yağmurda bana düşman sanki,
Lav misali yanan kalbim dururken,
Neden üşüyen bedenime yağar ki?
Yok, yok, telaşlanamayın beyefendi,
Merak etmeyin atmam kendimi.
Anladım artık, ben de biliyorum ki,
Bu hırçın deniz bile söndüremez,
Bedenim donarken daha da harlanan,
Sonsuza dek sevecek, kalbimin ateşini…
20.05.2008 C.T.
12/5/2008

Neyleyim
Bir sevdaya düşmüşüm ki, sormayın,
Ahvalimden anlayan yok, neyleyim,
Gül yüzünü hayalimden almayın,
Dertlerimi dinleyen yok neyleyim.
Bahar gelir diken bile süslenir,
Garip bülbül dikenine seslenir,
Bir sözünle deli gönlüm uslanır,
Bir kerecik yar demedin neyleyim.
Süzme baldan daha tatlı olan da,
Güller solar hicabından, gülen de,
Alev alev yaktığını bilen de,
Bir yudumcuk su vermedin, neyleyim.
Hilal kaşlar hançer olmuş batıyor,
Kara gözler can almaya yetiyor,
Can bedende eksiliyor, bitiyor,
Çare olup can vermedin, neyleyim.
Avareyim, susuz çölde gezerim,
Boncuk boncuk methiyeler dizerim,
Sevgi diye her an seni yazarım,
Vaham idin, serap oldun , neyleyim.
12/5/2008

İnsan olmanın en büyük erdemini, en güzel meyvesini yazmak isterim hep. Sevgiyi yazmak isterim satırlarımda. İnsanın içini sıcacık dolduran, sevdiğine verebileceğin en güzel hediye olan sevgiyi. Bazen değerini kaybettiğimizde anladığımız, bazen bencilliklerimize kurban ettiğimiz sevgiyi. Alabildiğine hissetmek ve alabildiğince dalmak isterim derinlerine. Karşılığının bulunup bulunmamasını, ya da kıymetinin bilinip ilinmemesini umursamadan.
Ama insanlar çeşit çeşit. Renkleri gibi, boyları yada huyları gibi sevgileri de çeşit çeşit. Kimisi illa karşılık beklemez sevmek için. Kimisi sevgisine karşılık varsa verir sevgisini. Kimisin de tek sevdiği vardır, oda kendisi. Bencillik desinler, nefis desinler, ne derlerse desinler. Sevdiği her şeyi kendisine layık bulduğu için sever. Benim olsun diye sever yalnızca. Kendine layık görüp, elde edemediklerini yok etmek ister. Benim olmayacaksa hiç kimsenin olmasın mantığına bürünür. O da sevgi koymuştur, aşk koymuştur hissettiği şeyin adını. Oysa sadece sevgiyi katlederler, sevgi diye. Sevgi, benliğinden bir şeyler verebilmektir sevdiğine. Bunun ödülü de sevdiğinizde görebileceğiniz olumlu değişiklik, müspet gelişme ya da, belki sadece gözlerinde okuyabileceğiniz mutluluk pırıltıları olabilir. Bir çiçeği sevseniz daha güzel gelişir, bir hayvanı sevseniz memnun olur, karnı doyar, hastaysa iyileşir. Bir insana verseniz sevginizi, mutlu olur. Neyi sevdiğinize bağlı bu .
Pırıl pırıl aydınlıklarda doğmuş, insanlığa ve insanlara mis kokusuyla, rengarenk güzellikler bahşeden güllere benzeyen sevgilerin yanında, birde, zifiri karanlıklarında hayat bulmuş, sahibine de çevresine de mutsuzluk ve sıkıntı yayan, kötülük tohumu nefret var. Ben nefreti sevginin ölü bedeni olarak görüyorum. Bir canlı nasıl cesedi ortadan kaldırılmadığı taktirde hastalık mikrobu ve etrafı rahatsız eden kokular yayarsa, nefrette öylesine zarar verir etrafına. Kin de nefretin kokusudur, mikrobudur. Öç ve intikamda kinin sonucu olacak haliyle. Bunların hepsi bencillik yada nefis ve şeytanın iğvasıyla başlayıp körüklenen duygu ve amellerdir. Her zaman kendi bencilliğimizden kaynaklanması şart değil. Sevdiğini sandığımız kişinin ihaneti, birisinin bizim olan bir şeye haksız olarak el koymak istemesi yada rencide edecek şeyler söylemesi gibi nedenlere de nefret hissede biliriz. Ama bu bizi kendi özümüzde haklı çıkarmaz. Kendi hakkımızı savunmaktan öte gitmeden, nefret duygusundan çarçabuk kurtulmamız gerek. Eğer bunu yapabiliyorsak, işite o zaman kamil insan sınıfında yerimizi alabiliriz.
Gerek insanın içinde, gerek dışında, hiçbir güzellik mücadelesiz kazanılıp, sergilenmiyor. Ve en büyük mücadele de kendimizle yaptığımız mücadeledir. Kendisine ve etrafına gerçek manada faydalı olmuş insanların karakterini inceleyin. Mutlaka kendi nefisleriyle mücadele etmişlerdir. Kimse kötü duygulardan arınmış değil ( Rabbimizin arındırdığı peygamberimiz müstesna). O yüzden kendimizi, içimizi, kötü görüp, yılgın olmamalıyız. İnsanız, hatalarımızda kusurlarımızda pişmanlıklarımızda olacaktır. Öyle olmasa, hatadan dönmek fazilet olur muydu? Rabbim cümlemizin yar ve yardımcısı olsun. 07.05.2008 C.T
9/5/2008

Bu günler, malumunuz olduğu üzere, anneler için ayrılmış yılın bir gününün gündemde olduğu günler. Her ne kadar yılın bütününde annelerin başa taç edilmesi gerektiğini düşünsem de, hem anneleri daha iyi anlayabilmek, hem de anne sevgisinin nasıl bir şey olduğuna dair bir fikir edinebilmek için, bir anıyı nakletmek istiyorum burada. Yıllar önce okuduğum bir makalede, Çanakkale savaşları sırasında, bir subayımızın gözlemleyip, naklettiği bir olay anlatılıyordu. Onun yazdıklarını bulamayacağım için kendimi onun yerine koyup anlatmak istiyorum.
1916 yılının bahar mevsimiydi. Savaşın nadiren yoğunluğunu kaybettiği günlerden bir gün. Öyle güzel bir bahar havası vardı ki, çektiğimiz onca meşakkat ve sıkıntıya rağmen, hayatın ve tabiatın güzelliklerini ilk defa yaşıyorduk sanki. Yorgunluk ve stresimi biraz olsun hafifletmek ve Rabbimin bezediği güzellikleri seyreylemek için cephe gerisine doğru dolaşmaya çıktım. Bir müddet, nerdeyse dizime çıkan yeşilliklerin arasında dolaştım. Derken, uzakta gördüğüm kerpiç bir bina dikkatimi çekti. Yanına vardığımda tavanı olmayan bir harabe olduğunu gördüm. Yorulmuştum. Biraz dinlenmek için harabenin içinde, rüzgar vurmayan bir köşesindeki güneşin ısıttığı toprak yığınının üzerine uzandım. O yorgunlukla uyuyakalmışım. Uykumdan, çığlık çığlığa ötüşen kuşların sesleriyle uyandım. Duvarın üzerine doğru saldırıp kaçan iki kırlangıç, adeta bizim düşmana karşı verdiğimiz savaşın başka türlüsünü veriyorlardı. Dikkatlice baktığımda, bir yılanın yuvalarına ve yavrularına bir metre kadar yaklaşmış olduğunu fark ettim. İster insan, ister hayvan olsun, rabbimin bahşettiği analık ve babalık duyguları, yada yavrularını hayatları pahasına koruma içgüdüleriyle, yılanı yaklaştırmamak için, adeta umutsuz bir mücadele veriyorlardı, bana göre. Rabbim belki beni o yavruları kurtarmak için gönderdi buraya diye düşündüm. Ama yinede yılanın yavrulara uzanmasına kadar sessizce izlemeye karar verdim. Mücadele bir müddet daha devam etti. Yılan yaklaşamıyordu, ama pes edeceği de yoktu. Çünkü, bir müddet sonra yorulacaktı mecburen, kuşlar. Derken erkek kuş dişisini bu mücadelede yalnız bırakarak fırlayıp gitti. Yaptığına bak şunun, ana hala çırpınıp canını ortaya koymuşken, diğeri kaçtı dedim, kendi kendime. Hatta, erkekliğin yüz karası diye de ekledim içimden. Dişi kuş, mücadelesini iki katına çıkarmıştı. Minicik pençeleriyle, küçücük gagasıyla saldırıp duruyordu ama hiçbir zarar veremiyordu, yılana. Kuşun tek kaldığını gören yılan cüretini daha da arttırmıştı. Santim santim yaklaşarak aradaki mesafeyi 30 santime düşürdü erdeyse. Artık müdahale etme vaktimin geldiğini düşünerek yavaş yavaş kalkarken, nerde var nerde yok erkek kuşun geldiğini gördüm. Ağzında bir şey vardı ama ne olduğunu göremiyordum. Ağzındaki şeyle birlikte yılanın üzerine pike yapmaya başladı. Kuşa doğru saldıran yılanın, sonuna kadar açılmış ağzına bırakıverdi, gagasındaki şeyi. Yılan birden çırpınmaya ve debelenmeye başladı duvarın üzerinde. Kısa süren çırpınışlardan sonra, pat diye duvarın dibine düşüverdi. Yılanın yanına vardığımda son çırpınışlarını yapıyordu. Dikkatle bakt | |